Zaman akar...

Aralık 2008'de başladığım psikiyatrik takip artık resmen sona erdi. Başlarken; hayatımızı 1.5 yıl askıya alıyorlar diye düşündüğümüz, upuzun gelen o zaman, bitti... Adettir ya geriye bakıp bir hesaplaşılır : ) Ben de bu yazıda onu yapmak niyetindeyim. İlk gittiğim günü hatırlıyorum da, diye başlamayacağım tabii ki : D
Öncelikle takip lafını özellikle seçtiğimi söyleyeyim, bazen terapi diyoruz; ama bu sanırım çok doğru değil... Terapi lafı herhalde Çapa'daki grup terapisi grubundan anlatımımıza yerleşti. Hacettepe için söyleyebilirim ki, terapiden çok psikiyatrik takip demek daha doğru... Grup terapisi bildiğim kadarıyla sadece Çapa'da var... Ne yaptılar 1.5yıl?  Ayda bir gidip hayatımın akışını anlattım, orada, olur da karamsarlığa düşersem veya iletişim problemlerimi aşamayacak kadar kavganın/tartışmanın tutkusuna kapılmışsam beni desteklemek için bulunuyorlardı. Her zaman "danışan" - "danışılıan" ilişkisi çerçevesinde konumlandık, yönlendirici, tedavi edici bir tavırları olmadı. Dolayısıyla önemli olan soru: "ne yaptım 1.5 yıl?" olmalı. Ben o 1.5 yıl boyunca öğrenciydim, akademi gibi birçok iş yerine, toplum ortalamasına nazaran daha anlayışlı bir ortamda bulunuyordum. LGBT Hareketi'nin içindeydim, sosyal hayatım zengin ve doluydu; ayrıca yine beni anlayabilecek insanlarla birlikte bulunmuş oldum. Bunun dışında spordu, kitaptı beni doyuran şeylerle ilgilendim... Kısaca demek istediğim, tüm hayatımı geçişten ibaret olmayacak; ama geçiş sırasında extra azap da yaratmayacak şekilde kurduğum veya kurmaya çalıştığım... Tek kimliğim cinsel kimliğimmiş gibi yaşasaydım eminim çok bunalırdım : ) ve eminim sadece bu konuya odaklansaydım, o süre uzadıkça uzardı, hani sonunu beklediğin şey bir türlü bitmez ya, öyle olurdu... Halbuki zaman aktı, gitti... Şimdi önümde ameliyatlar, kimlik... Başka teraneler ve başka maceralar var : )

Prayer For Bobby

Pride Haftası kapsamında iki film gösterildi ki ikisi de birbirinden beter dağladı beni. İlki, en bilindik trans erkek filmi: Erkekler Ağlamaz/ Boy's Don't Cry. Üçüncü izleyişimdi galiba, yönetmeniyle söyleşi yapılacağı için yüreğim yettikçe izledim; ama son yarım saatinde falan çıktım sanıyorum, dayanamadım. İkincisi, başlıktan da anlaşıldığı üzere Prayer For Bobby: inançlı ve dominant bir Hristiyan annenin onun kadar inançlı ve gey çocuğu olan Bobby'nin yaşadıkları, intiharı... Sonra annesinin pişmanlıkla karışık doğru bilgiyi arayışı ve bir aktiviste dönüşüşü... Bobby öldükten sonra... Hikayenin anlattığım kadarı bile gayet fena gözüküyor değil mi, fragmanını şöyle bir izleyin... Ağlama garantili bir film ve her ebeveynin izlemesi gerek sanırım, çocuklarını kaybetmeden önce.
Ben de ailemle benzer bir noktaya geldim, Bobby gibi "ya kabul et, ya beni unut" deseydim, belki benim ebeveynlerim de "benim transseksüel çocuğum yok" diyebilirlerdi Bobby'nin annesinin "benim gey oğlum yok" dediği gibi... Demediler, daha aşağı kaldıklarını da söyleyemem, bu diyalog başka sözcüklerle geçti sadece aramızda... Ama küsmek ya da geride bırakmak bana çözüm gibi gelmiyordu, o yüzden kırgınlıklarımı gözümden uzak bir yere kaldırıp yeniden yeniden yeniden denedim, yeniden kırıldım, yeniden anlaşılmadım, yeniden denedim... Biliyorum ki ebeveynlerim ne olursa olsun beni kaybetmek istemezdi; ama inatla ve inançla bildiklerine tutunarak beni vazgeçirebileceklerini düşündükleri sürece beni kaybetmeyi göze alabilecekleri blöfünü bana karşı kullanmayı denemeleri de mümkündü... Bobby'den farkım belki bunları öngörebilmiş olmaktı... Bunu elbette ki özellikle Listag, Lambdaİstanbul gibi bağlantıda olduğum derneklere borçluyum. Filmden sonra karşılıklı kırmızı gözlerle Listag anneleriyle birbirimizi kucakladık, bu yazıyla onları bir kez daha kucaklıyorum...

Voltrans Etkinliği

Ben de varım, herkesi beklerim
http://www.facebook.com/event.php?eid=131129603574276

Hayyam

Evvela; Benim rızam olmaksızın dünyaya getirildim.
Hayatta; Hayretimden başka bir şeyim artmadı.
Sonra yine elimde olmadan bu dünyadan göçeceğim.
Gelmekten, kalmaktan, göçmekten maksat ne?
Hala anlamış değilim.

( Ömer Hayyam)