İstanbul'da Full Time Aktivist ve Freelancer

Cinsel Haklar: Kim İçin, Nerede, Nasıl?
Bilen bilir, öğrencilikten beri freelance çeviri yaparım Fransızca ve İngilizce'den, bir de hastalıktan maaşım var, onunla yaşarım, küçük tarafından...

İstanbul'da okurken açıldığımda o zamana kadar beni memur çocuğu standardından finanse eden ailem musluğu kıstığında başlamıştım... Sonra pembe kimlikle bir işe girmek istemedim. Kimliğim değişmeye doğru, artık 9-5 bir çalışma sistemine giremeyecek kadar sistemin dışında biriydim. Devam ettim... Sıkıştığım birkaç zaman eğitimim çok daha yüksek olmasına rağmen parekendecilik, barboyluk falan da yaptım, sağlığım kaldırmadı, kısa sürede bıraktım...

İstanbul'daki yaşamın huzuru kaçınca ve süreci tamamlamak için git gel yapmaktan yorulduğumda, ana baba evine değil ama Ankara'ya döndüm... Süründüm... Pembe Hayat'ta istihdam edildiğim kısa dönem de felaketle sonuçlanınca, freelancer ve full time aktivist olmaya devam ettim...

Tüm bunlar üzerine Ankara'ya sığamayınca geçen sene Onur Haftası'nda bir valizle İstanbul'a geldim, bir çatı katına sığdırdık iki başı... İstanbul'da kendimi döndüremeyince İnsan Hakları alanında çalışan bir vakfın sosyal medya işini aldım...

Ben belki yine sığamam; ama bilin istedim, burada hala emek veren insanlar var... Duyun dinleyin onları, gelin... Ben oradayım.



BUT Güzellik Yarışması Hakkında

Ortalık yine ikiye bölündü, trans kadınların onur haftasında yapmak istediği güzellik yarışması yüzünden, kimi kötüledi kimi "destekçiyim" dedi... Ben şahsen değilim. İlk andan beri müthiş karşıyım. Gerekçem de çok basit: İktidar yaratan her yer kirlidir. Net. Bir de cross dresserlara açıktan ayrımcılık uygulamak iyice pis kirli... Ama " ay aman bu but, butlar butu" diyip gullüme vurup iktidara sakso çekmek sistemle mücadele için verilen emeğe saygısızlıktır, daha da kirlidir. Elbette o kafalarda kimse bunları bu kadar sorgulamaz... Bunları sorgulayan da 10. köydedir.

Esas sorun ettiğim yer işin politik bir haftanın popülaritesine kaktırılmasıyla ilgilidir. Yoksa bu işler hem arkadaşlar arasında hem seks işçilerine ait alanlarda bayaadır var olan şeylerdir... Ve belirtmek isterim şuna itirazım yok: Birileri prensesçilik oynayamadığı, şiddet gördüğü, horlandığı için balo, defile, güzellik yarışması hevesine sahip olabilir ve bence esasen bu çok naif ve dişi bir oyuna doymamışlık hikayesidir; kendi içinde güzeldir. Ama bu kadar tırnaklarla kazınan bir mücadele, direniş anında ve halinde abiye, seksi kıyafetini giyip Türkiye LGBT Hareketi'nin ONUR yürüyüşünde güzelliğini onaylamak, onaylatmak kafasına girmek, bunu da "madem ki trans onur haftası doğru yanlış bilmeyiz istediğimiz gibi kutlarız" diye elini beline atıp cevap vermek alenen amiyanedir. Şu dernek bu dernek meselesi de değildir.

Trans kimliğinin trans kadınlık üzerinden tanınmasını sağlayıp bugünlere dek maalesef trans haklarına yönelik her saldırının altında kalan, sadece illegal hayat alanında sicime bağlı bir hayat hakkı tanınan Stonewall'dan beri var olmuş tüm trans kadınların anısına saygı duymakla beraber... trans kadın kimliğinin seks işçiliğiyle eklektikleşmesinin bir türlü aşılamaması esas problemdir. Bu ülkede seks işçiliği yapmayan, hiç yapmamış veya kariyer, para/imkan sahibi Bülent Ersoy'dan en pejmürdeye birçok trans kadının kendi zihinlerinde dahi, sokakta mini elbise, sallantılı küpe apartman topukla stereotipleşen avam trans kadın seks işçisiyle hesabını tamamlayamamasıdır. Sonuç olarak iş 2010da trans kadınların pek de rağbet etmediği "müşterinin zarar vermemesini sağlayabilecek bir "survival guide" etkinliği düzenlemek gibi avama seslenen ufuk açıcı bir ürün çıkarmaktan buraya kadar gelmiştir. İşin başında paça sıvayıp suyun başını tutmaya yeltenenlerin son anda geri çekilmesi de ne kadar dışardan akıllı olduklarının ispatıdır. Bu sonuca varılmasında katkıları (!) büyüktür, acilen söz sahibi konumlarından el çekmeleri ve bu alanların onların iktidarından şu ya da bu miktar temizlenmesi gerekmektedir.

Birilerine çok ağır kaçabilir bu yazdıklarım, madilik diye sevinebilir, üzülebilir, üşüşebilirler; velev ki ben zaten tüm bu kafalarla arama mesafe koyma arzumu duyurmak isteğiyle yazdım, dilerim okuyanlar da "madi" konuşmayacak kadar derin bir mesafemiz olduğunu fark ederler.

Neden Sadece Trans Erkek Aktivizmi -1

Politik dilin kıvrımlarına daş döşesinler! Yıldım, yeminle yıldım. Ben bu hareketin çarpıklıklarına tahammül etmekten yıldım. Trans kadınları ve sadece trans kadınlar tarif edilirken trans denmesin artık! "Translar %90 seks işçiliği yapıyor" denmesin mesela!

LGBT hareketiyle içli dışlı olduğum ilk yıllarda, o ilk enerji, bilme- öğrenme isteği ve idealizmin dürtmesiyle elimin erdiği, aklımın bastığı her şeye bulaştım, izledim, dinledim, okudum. Her türlü yazı çizi, toplantı organizayonu, moderasyon angaryasını gönüllü olarak seve seve üstlendim. Angaryaseverliğim, efendi ve işbitirici yapımla da şu ya da bu şekilde ismim hareketin kemik isimlerinin not defterine girdi bir şekilde.

Sonra sorunlar devri başladı, hep öyledir ya, bir şeye yaklaştıkça gördüğün detay ve çarpıklık miktarı artar... Hareketin sorunlu yanlarını görmeye ve söylemeye başladım, içimdeki angaryasever " aman koyver be, ben kötü olmayayım" demeyi hiç beceremezken, işbitirici taraf da "çözmek için daha iyi eleştir" baskısına başladı, efendi çocuk algısının yanına "sivri" ve belki "geçimsiz/zor" olduğumla ilgili başka bir algı daha yerleşti. O dönemde bir süre "aman dedim, herkes yerinde şen olsun, dernekler benden uzak olsun, azcık kendi derdime bakayım..." Dedim dedim; ama alışmamış götte don durur mu, bir türlü o geçişi tam beceremedim, bir de bir dernek profesyoneliyle aynı evi paylaşıyordum o ara, nereye uzaklaşıyorsun, para da lazım. Derneklerden birinden iş teklifi geldi, kabul ettim. Trans derneği üstelik. Benden beklenen hem yazı çizi işini çekip çevireyim, hem dernekteki trans kadın dominasyonunu kırabilecek bir trans erkek popülasyonu sağlayayım, ofisi canlandıracak etkinlikler yapayım falan... Bilen biliyor, en az üç kişilik iş, ama benden beklenebilir mi... E yaparım, yapılmaz değil... De hangi motivasyonla? Öyle bir ortam var ki, ne bir planlama ne de disiplin... Hiç anlatmayayım, bu kadar olmaz. Trans kadın dominasyonunu kır diye çağırıldığım yerden trans kadın müttefikliğinin, dominatif iktidarın kendinden olanı (burada trans kadın) kollayıp kendinden olmayanı (burada trans erkek) nasıl patakladığını (burada mecazen) görmenin tiksintisiyle ayrıldım. Bir kere o kemik kadronun cici bulduğu çocuk konumundan da atıldın mı, alan sana itinayla kapatılıyor. Öyle, "kamu" tipi bir ilişkilenme. Orada bir yerde dedim, "yok arkadaş, töbeler töbesi bundan sonra, benim alanım trans erkek alanı, bu alanı iyi biliyorum, bunun ötesinde bir şey beni yıpratıyor, defi bela defi kaza, ben lubunya kültürünün dişlilerine harcayacağım enerjiyi trans erkekler için iş çıkarmaya ayırayım..." www.transsicko.blogspot.com öyle bir kafayla açıldı. Çok da güzel, hızlı şekilde yükseldi. Kısa sürede özellikle genç trans kadınların dikkatini çekti, "bizim de böyle bir şeyimiz olsa..." Tam o sıralarda "Trans Dayanışma Ağı" filizlendi ve muazzam bir enerjiyle çalışmaya başladı, 6hafta için (her hafta olmak üzere) 3 toplantı, 1 büyük 1 küçük etkinlik sığdıracak şekilde organize oldu. Müthiş! Umarım dominasyonsuz hava sahası bu sefer kurulur... Çok korkuyorum aynı şeyler tekrar edecek diye... Eğer bu yeni oluşumda bu kırılırsa sanırım artık yukarıda örnek verdiğim durumlar gibi durumlar yaşamayız.

Bu sadece birinci neden, LGBTİ hareketinin kendi hiyerarşisine ek olarakTrans Hareket içindeki trans kadın dominasyonu yani, bakalım zamanla göreceğiz ne olacak... Diğer sebepleri de yazacağım ama, söz

"Sünnet İnsan Haklarına Aykırı, Meşru Değil"


Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, aldığı kararda sünnetin "erkek çocukların fiziksel bütünlüğünün ihlali" olduğu sonucuna vardı. Erkek çocukların sünnet edilmesinin "tıbben meşru olmadığı" savunulurken, sünnetin insan hakları sorunu olarak tanımlandığı anlamına geldiği belirtildi.
Kararda, sünnetin yasaklanması çağrısı yer almıyor. Buna karşılık erkek çocukların sünnet edilmesinin "tıbben meşru olmadığı" görüşüne yer veriliyor. Sünnet konusunda dini uzmanların da katılacağı toplumsal tartışma isteniyor. Raporda, Müslüman ve Yahudilerin de sünneti sorgulamaya başladıkları belirtiliyor.

Benim bire bir şahit olduğum, yakınında bulunduğum tek sünnet olayı, benden küçük kuzenimin kilosu sebebiyle bekletilen sünnetiydi. Sanırım hazırlık sınıfını bitirdiğim yazdı... O 11, ben 12, onun bir büyüğü on üç, en büyükleri herhalde 17 yaşındaydı. Bizden ufak olan kuzenler hep ilkokul öncesi yaşlardalardı. Kuzenim, anne tarafında tek erkek kuzenim olduğu için bu konu hayli büyümüştü. 

Biz iki kuzen çok iyi anlaşırdık, hatta -daha önce anlatmıştım- annem kardeş istediğimde o ve kardeşleri için "kardeşin onlar senin" diyerek avutmuştu beni küçükken, o kadar yakındık; ama bu kuzenim başka, yaşımız yakın olduğu için değil, uysal, çok sevgi dolu, naif bir çocuk olduğu, beni çok sevdiğini bildiğim için severdim onu. Bir de oyun arkadaşı olarak en yakın onu görürdüm kendime, ister cinsel kimliğe bağlayın bunu ister başka bir şeye... Benim bildiğim hiç cinsiyetlere göre ilişki kurmadığımız... Bir tek benim onu erkekliğinden ara ara ve tamamen gizli gizli kıskanmam hariç. O kadar iyi bir çocuktu ki, kıskançlığıma yenilip onu incittiğim zaman nedenini fark etmezdi bile, ben kendimi fark eder kahrolurdum, üzülürdüm beni o kadar içten seven birine ettiğim çocukça eziyetler için...

Hatırlıyorum da hep iştahlı bir çocuk olan kuzenim 9-10 yaşından itibaren yani "sünnet olmadan önce kilo versin" denilen yaştan sonra, "soyadımızın devamı, dedesinin adını yaşatacak" diye onu koruyup kollayan ananem tarafından bile " herkes oldu sen... " diyerek rencide edildi, uzun bir süre neredeyse her sofrada şiddet gördü... Tabağı önünden alınıp yemeği azaltıldı, ekmeğe uzanan eline vuruldu, o iyi çocuk, ergenliğe girmek üzere irice bir oğlandı o zaman... Ve isyan eden sesi 3katlı aile apartmanında ilk o zaman duyuldu.

Biraz olsun kilo verdiğinde ilkokulu bitirmişti. Sünnet evde yapıldı, insanlar hınca hınç eve doluştu, giriş katta olan evlerinin sokağa bakan salon penceresinin önünde bile insanlar birikmişti. İki parça olan salonun bir kapıyla ayrılan bölümüne yatak hazırlanmıştı, sünnetse camın olduğu ana salonda yapılacaktı. Kuzenim bir sandalye veya koltukta oturuyordu, önünde bir sünnetçi, etrafında ayakta dizilmiş insanlar... Ben ilk iki halkanın dışında ayrı bir yerde duruyordum. Ordan bile kuzenimin gerginliğini hissediyordum, aslına bakarsanız gergin gergin gülümseyen yüzü bugün hala gözümün önünde. Tuhaftır herkes gülümsüyordu, manasız şakalar dönüp duruyordu. Tam bir curcunaydı. İşlem başlayacak gibi olunca halkaya yaklaştım, yüzünü tastamam o zaman gördüm kuzenimin, eteklik açılırken gözlerimi oraya indirecektim ki mutfaktan nasıl olduysa gelmiş olan annem ve başka bir sürü insan beni halkadan uzaklaştırdı, bakmayayım diye... Halbuki ben kuzenimin pipisini zaten görmüştüm önceden.... Canım sıkılarak uzaklaştım. Ben odadan çıkarken kuzenimin sesi gürül gürül, endişeli, bağırmaya teşneydi. Sonra ne yaptım pek hatırlamıyorum, belki gene hastaydım, yoksa sanırım hatırlardım... Bir süre sonra içeri gittiğimde kuzenimi yatağa almışlar, yüzünde yorgun bir gülümseme, babam dahil birtakım adamlar eteğin altına ara ara ellerini sokuyorlar, biri etekliği kaldırıyor falan, keh keh gülüşler, demşek derler bizde, sulu sepken şakalar, hareketler... Hep silik silik anılar gözümde... Sonra bir tabak getirdi biri, "keşkek bu, ye" dedi. Bulamaç gibi gri bir şey, benim en seçici olduğum zamanlar, hele de hastaysam zaten iştah sıfırın altında... Dudak büktüm. Sevapmış, bi kaşıkmış derken bir kaşık ucu kadar tattım; ama hoşuma gitmedi. Kulağıma önceden çalınan pipili pilav lafları vardı, önyargılıydım. Tabakta pilavla, bu keşkek dedikleri şey yan yanaydı... İşkillendim. Babama mı hatırlamıyorum, birine sordum "ne demek keşkek" dedim, "pipisi var içinde" dediler! Aman yarabbi! O yaştaki kafamla düşündüğüm şuydu: Sünnet yapılması gereken bir şeydi, dindi, sağlıktı falan; ama hazır yapılmışken bu kadar insan da yemek yiyecekken yemeğe mi katıyorlardı?! Nasıl kızmıştım anlatamam, ölürüm de yemem dedim, direttim, düğün hali çok üstüme gelmediler... Sonra Ankara'ya döndük. Meğer annem keşkek de getirmiş, hastayım, o bana iyi gelecekmiş, yiyeceksin yemem, ye, yemem, yiyeceksin, istemiyorum... İlla yedirecek! Sordum, saçmalama konur mu o, dedi. "Konsa bile küçücük bir şey o koca kazan pişti görmedin mi sen" falan diyor, şüphem bitmiyor, "et var içinde sen seversin ye" diyor ama hem tadı berbat geliyor, hem zaten görüntüsü bulamaç, hem hastayım, iştahsızım... "Çok güzelse sen ye!" falan diyorum; ama annemden kurtuluş yok. Birkaç kaşık annemin zoruna belki yedim, her gındımda midem alt üst ola ola... Ve hala bunları hatırlıyorum. Üstelik sünnet olan ben değildim. Kuzenim tüm bunları hatırlıyor mu bununla yüzleşti mi bilmiyorum... Ama bu kadar tramvanın bir çocuğa fazla penis derisine rağmen penisini temiz tutmayı öğretmekten daha kolay olduğuna inanmıyorum. Bir erkek evlat hayatıma girerse sünnet ettirir miyim bilmiyorum; ama ona ne eğlencesi ne ezası bunların hiçbirini yaşatmak istemiyorum.

Ölüm

Benim ölümle aram biraz tuhaftır. Yakın tanışırız kendisiyle. İlk kapıma uğradığında daha 4 günlüktüm. Beni görüp yaşadığı yere dönen annemin babası, "mutaf dedem"i almış, her doğum günüm anneme, ananeme onu hatırlatsın diye mi bilmiyorum. Bu yüzden özellikle 11-12 yaşıma kadar büyük bir inançla lanetli olduğuma inanmıştım ben. Ama sanmayın ki o zamana kadar kapıma uğramaktan vazgeçti, hasta bir çocuktum, birkaç kez görüştük ben havale geçirirken; ama ta ki 16 yaşında diğer dedemi, "kıymetli dedem"i alana kadar gerçek bir yüzleşme yaşamamıştık. Erdoğan dedem, sanırım onu hep dünyanın en kalender, en efendi insanı olarak hatırlayacağım, gerçekten bağlı olduğum, sevdiğim ve ölen ilk yakınımdı. Günlerce ağlamadım. Ne yapacağımı, ne hissedeceğimi bilemedim. Belki 3-4 yıl bunu atlatamadım. O zamanlar, ergenliğin de etkisiyle tüm felsefi düşüncelerimin merkezinde bu konu yer alıyordu. "Arkhe, olsa olsa ölüm olabilir" diye düşünüyordum. Bu konu zihnimde silikleşmeye başlamışken bir kez daha uğradı kapıma, trafik kazası geçirdiğimizde 22 yaşındaydım, o yaşıma kadar kendine açılamamak, engellilik seviyesinde hasta olmakla baş edemediğim için giriştiğim küçük intihar denemelerim dahil herhalde 15 kez falan ölümden dönmüştüm. Artık ölümün kişinin hayatında değil çevresindekilerin hayatında bir değişikliğe yol açan, bu yüzden bu kadar büyütülen aslında o kadar büyük bir mesele olmadığına inanan bir genç yetişkindim. Fakat o trafik kazasında başka bir mesaj daha aldım, tesadüfler vardı ve sezgi. Hayat sana başına geleceklerle ilgili sinyalleri önceden yolluyordu, sezgilere güvenmek önemliydi. Sezgilerime kulak vermeye başlamam, kendimi dinlemem beni kendime açılmaya ve kendimi kabul etmeye mecbur kıldı. Fakat hastalık diyordum, hastalık, ameliyat olamam ki ben, böyle de yaşayamam, ameliyat olmaya kalkarsam da ölürüm, iki durumda da ölürüm, öyleyse uzatmayayım, öleyim. Bir kez daha denedim intihar etmeyi, midem -mübarek- sağlam çıktı, yine ölemedim, hatta ehliyetimi o gün aldım. Bu sefer mesaj netti: benim ölmek istemem bir şey değiştirmiyordu. Yaşamam gerekiyorsa hayat bunu bir şekilde birilerinin sezmesini sağlayıp engelliyordu. Hayatın sınırlı olması önemliydi, yapılacaklar vardı ve yapılmadan bu hikaye bitmeyecekti. Kendimi kabul etmekle başladım, ameliyat olup olamayacağımı Hematologuma sormakla, aileme, arkadaşlarıma açılmakla, sonra aktivizm... İnsanlar doğup ölmeye devam ettiler, ben de ölümün ders çıkarılacak bir şey olduğunu düşünmeye devam ettim. Sonra Ali öldü, benim Edi, Büdü'nün Edi'si... Bizim Ali'yle hikayemiz budur. Voltrans'ta ilk iki- iki buçuk yıl didinirken halimiz buydu;  ben şikayet etmeye, hemen işlerin kötü yanını görüp millete ayar vermeye hazır olandım, o da çalışırdı, şikayet etmezdi demiyorum; ama "ne yapalım böyle" derdi... Politik odak dağılıp işlerin değiştiği, benim Ankara'ya taşındığım zamanlardan söz etmeyeceğim, Ali o zaman başka bir yüzleşme yaşıyordu. Sonra göğüs ameliyatı, kanser teşhisi... En son geçen ay hastanede görüştük, transsicko'dan konuştuk, "ne güzel oldu o" dedi, bir yazı sözü verdi, onu arayıp hesap soran annemin bir aktiviste dönüşmesinden, babasının ona sonunda Aliço demesinden... Hastalıktan yıpranmıştı; ama mutluydu, "bak yine gelicem, birer bira parlatalım" dedim, tereddütsüz "oluur!" dedi... Ben "Ali inatçıdır, yener bak görürsün" diyordum hep. 10 gün kadar önce yazısını teslim etti, "sözümü tutmuş olayım" diyerek... Bu sezgilerim için yollanmış bir mesajmış aslında, gribimi bulaştırırım korkusuyla yanına gitmemiştim; Edi'yle yine iş üstünden vedalaşmış olduk. Şimdi bakıyorum, Lambda, Amargi, Voltrans, BEDİ, İllet... Kendi hikayesindeki yüzleşmeler... Tamam, çevresi için "her ölüm erken ölüm" ; ama Ali hikayesini tamamlamıştı.
"İçim parçalanıyor", "yüreğimden bir şeyler koptu" diyenler, kitabını adayanlar, Ali'den "LGBT hareketinin sembol ismi" diye bahseden bile var... Benim tanıdığım Edi, kendi hikayesinde yürümenin derdindeydi, bu söylenenler onunla ilgili değil gibi görünüyor bana; ama dedim ya benim ölümle aram biraz tuhaf, belki yine sindiremiyorum da ondan böyleyim... Günlük hayatını Ali'ye refakat için yeniden düzenleyen arkadaşlarımızı tenzih ederim, hepimiz de şu ya da bu şekilde üzgünüz biliyorum; ama Ali'nin bize anlattıklarının bu acıdan daha kalıcı olduğunu düşünüyorum: "Benim yaptığımı yapmayın, bedeninizi sevmiyorsanız bile onun sağlığı sizin sağlığınızdır" diyordu Ali ve derdiniz, çocukluk tramvalarınız, derinde sorun ettiğiniz neyse yüzleşin, mücadele edin yorucu olabilir, enerjiniz yettiği kadarını yapın; ama yapın, sizi bir bütün yapacak olan bu. Benim Ali'den hatırlayacağım bu, bazen çok konuşup sonra da "çok konuştum" diye kendine çatacak kadar kendine açık olması, bir de kahkası olur...

Erkek Muhabbeti

Nerede bir leylek sürüsüne denk geldim bilmiyorum, Temmuz 29'dan beri kendi evimde 10 gün kalamadım. 15 gün İstanbul, 3 gün Ankara, sonra 2 gün İzmir, sonra 4gün Ankara, 1 hafta Bodrum (Gümüşlük), 2 gün önce geldim 6sında tekrar İstanbul'a yolcuyum... Okurken siz yoruldunuz, bir de beni düşünün... "Ooh ne güzel geziyorsun" diyen de vardır eminim; ama vallahi çoğu iş, iş olmayan da danışmanlık falan derken işle doluyor ister istemez... Neyse konu bu değil.

Erkek Muhabbeti diye bir projesi var SOGEP'in, Erkeklik deneyimini açmayı, erkeklere erkekleri konuşturmayı hedefleyen, tipik "bilinç yükseltme toplantıları" ve atölyelerden oluşan harikar bir şey. Daha önce de "eğitmen" olarak katılmıştım; ama bu sene projeyi İstanbul yerine Gümüşlük'te bir kamp şeklinde organize etme kararı almışlar, ben de daha etkin bir şekilde parçası oldum. 5 gün ,15 tane 18-25 yaş arası erkek katılımcı, birkaç eğitmen, bungalovlarda ortak yaşam, deniz... Açıkçası nasıl olacağını çok merak ediyordum biraz da endişeliydim... Meme ameliyatımdan gerçekten çok iyi sonuç almıştım; ama acaba o kadar erkeğin arasında dikkat çeker miydi, deniz şortum üzerime yapışınca bu birilerinin gözüne takılır mıydı; giyinmek, soyunmak, aynı odayı paylaşmak gibi pek çok trans erkek kaygısına ek olarak "erk-ek muhabbeti"ne katlanmak zorunda kalır mıyım, sıkılır mıyım diye de aklımdan geçiyordu; atölyelerin, özellikle de trans erkeklik atölyesinin başarılı geçmesi için kafa yorup duruyordum. Ve -benim için- radikal bir karar aldım: trans erkek olduğumu trans erkeklik atölyesine kadar söylemeyeceğim, atölyenin içeriğini de bilmeyecekler, eğer kendileri o zamana kadar anlamazlarsa atölyede açıklayıp hepsini ters köşeye yatıracağım! Bu blogu okuyan herkesin bildiği gibi ben herkese açığım, söylememeyi beceremiyorum, laf ucundan kıyısından geldiği anda "ben üniversitedeyken..." der gibi "trans erkeğim" diyiveriyorum :D Çenesini tutabilen, bir şeyler gizleyebilen daha doğrusu buna efor harcamayı zul gören de bir insanım... Becerebilecek miyim bilmiyordum açıkçası; fakat trans erkeklik yani gizlenmiş adıyla "Erkeklik -2" atölyesinin başarısı buna bağlıydı.

Katılımcılar geleceği gün, son anda iptal edilen bir üyenin yerine ortak karar ve referansımla bir trans erkek daha çağırdık. Bu eski ev arkadaşım olan kişi, gideceğimi duyunca içinin yağları erimiş olan, konuyla da ilgili biriydi, kısmetinde varmış. İlk o geldi, sonra biri biri biri daha derken bir baktık, katılımcıların dağılımı: 1 trans erkek, 8-9 gey, 4-5 heteroseksüel cisgender : D Erkekliği problem edinenlerin çoğunun -maalesef- erkeklikten sille yiyenler olduğu ortaya çıktı... Neyse akşam yemeği, sonrasında sohbet derken, Boğaziçi LuBUnya'dan olduğunu muhabbet sırasında öğrendiğim birkaç gey katılımcıyla konuşuyorduk,isimler falan da geçince, "aa biliyor musun" dediler, "ee evet, İÜ Radar LGBT öğrenci topluluğu var ya, onun ilk ekibindeydim ben, LuBUnya'da yeniydi, o zaman çok gidip geldim" deyiverdim mi! Tüü dedim sonra, kendimi ele verdim ilk akşamdan! Neyse ki konu o an kaynadı.

Korktuğum gibi "erk-ek muhabbeti" dönmüyordu, o açıdan rahattım; ama ağzımdan kaçırmayacağım diye de gerildim durdum. İlk gün "kavramlar" diye bir oturum vardı, ben yürütüyorum, biyolojik cinsiyet, gender (toplumsal cinsiyet), gender role, cinsel yönelim, aseksüel, biseksüel, panseksüel, interseks anlattım. Bu arada diğer arkadaş da trans erkek olarak açıldığı için artık kondurdular herhalde gözüyle bakıyorum. Hep Lubunca hem hetero muhabbetine aktif katılıyorum, bir laf oluyor kız arkadaşımdan bahsediyorum, bir laf oluyor Lambdaİstanbul'dan; ama hiç tepki yok... Denize girmeye gittik bu arada hep beraber, orada da kimse farkında değil... 3. gün atölye nasıl olacak diye dertlendim durdum kısacası : D Kimse birbirinin cinsel kimliğini yargılamıyordu ortamda, öyle bir kaygım yoktu; ama atölye amacına ulaşacak mı diye meraktaydım.

3. gün oldu, arkadaşlıklar iyice ilerledi, öğleden sonra Erkeklik-2 oturumu için tüm oturumlardan başka bir yerde, dışarıda bir yerde minderlerimizi yere attık başlar merkeze gelecek şekilde çiçek olduk ortaya da ben oturdum, dedim ki: "yapacağımız şey hep birlikte bir hikaye yazmak, aynı kişi olmaya devam edeceğiz; ama aynı hikayenin parçası olacağız tek istediğim başınıza dokunduğumda hikayeyi kaldığı yerden devam ettirmeniz ve elimi şaklattığımda susmanız", açtım klasik müzik... Bir yandan rüzgar yaprakların arasında geziyor fış fış sesler çıkararak, börtüler böcüler, müzik derken herkes gevşedi... Sonra başladım: "uykuyla uyanıklık arasındaki o andasınız, uyanmak üzeresiniz, gözleriniz yavaşça aralanıyor ve yataktan kalkmaya yavaaş bir hazırlık için yana doğru dönüyorsunuz... fakat, göğüs bölgenizde sizinle birlikte hareket eden bir şey daha var, elinizi bir attınız ki meme!" "Ne yaparsın?la hikayeyi devrettim, sıkışma hissi, anlamlandıramamak, bu yüzden açılamamak, kime güvenip açılacağını kestirememek, çözümsüzlük gibi trans bireylerin aşina olduğu duygulardan, kıyafetlerden, hastanede sekreterden doktora sağlık çalışanlarının tutumlarına kadar pek çok sorunlu alandan geçtik hikayede, parasını verip özelde meme ameliyatı olmaya karar verdi katılımcılar, anne kredi çekti, dışarı bile çıkmak istemediler, farazi bir 4ay sonunda meme ameliyatını olmuşlardı ki trans erkek katılımcı "e 4ay oldu, adet olmadık mı hiç?" dedi, "hikayeyi siz yazıyorsunuz, olmadınız mı?" dedim, "AA!" oldu herkes; fakat içlerinde cinsel sağlık eğitmeni olmasına rağmen hikayenin o kısmını örmekte zorlandılar, "karnım ağrıyor herhalde, ne yapacağımı bilemem galiba" gibi farazi yerlerde takılı kaldıklarını görünce müdahale ettim: "nasıl bir his olduğunu bilemiyorsunuz belli ki, durun ben size anlatayım" dedim. Cinsel sağlıkçı ve bir kür madi gey hemen atıldılar biri "sen kaç kez adet oldun bebeğim", "hakkaten sen biliyorsun da sanki" gibi iki cümle geldi peş peşe, ben de bombayı patlattım: "saymadım; ama pek çok kez oldum; ben bir trans erkeğim, dişi biyolojiyle doğdum, 22 yaşında cinsiyet geçiş sürecine karar verdim, 4yılı geçkin süredir hormon kullanıyorum, mavi kimliğimi aldım" dediğimdeki yüz ifadelerini görmeniz lazımdı :D :D :D :D çeneler yere vurdu, bazıları şoku atlatamadığı için hikayeyi devam ettiremedi :D :D en "ben bu işleri bilirim" modundaki geyler bile tufaya geldi, hetero cis-genderlar sanırım daha az sarsılıp daha çok yeni bir alanı keşfetmenin naif şaşkınlığını yaşadılar... Sonra trans erkekler ne yaşar minvalinden biraz daha devam ettik tabii; ama çok da uzatmadım, mesaj yerine zaten çoktan gitmişti, blogların adresini verdim, oturumu mutlu mesut kapadım :) Hiç anlamamış, hiç kondurmamışlardı, erk-ek muhabbeti olmayınca erkek sosyalleşmesi beni mutlu bile etmişti :) Tabii son gün, yalnız yaşamaya da alışmış biri olarak, "bir süre sadece sevgilimle vakit geçirmek istiyorum yavf!" moduna geçmiştim ama bence hem verimli hem dinlendirici hem de güzel hatırlanacak bi bir haftaydı :)

Yaz Toplanması

#transerkekbilgibankası transsicko.blogspot.com 4,5 ayda 180bin tıklanarak -bence- bir rekora imza attı, şimdi hazır yazın canlılığı üzerimizdeyken -biraz da şans yardımıyla- üç büyük ilde bir toplanmaya niyet ettim, arkadaşlar da desteklediler sağolsunlar
12.08 İstanbul- Taksim 17.00
19.08 İzmir- Kıbrıs Şehitleri 18.00
24.08 Ankara- Kızılay 18.00* olmak üzere üç plan yaptık çabucak
gelin sohbet edelim, paylaşalım, hafifleyelim be arkadaşlar :)

ilk olsun son olmasın umarım :)

katılmak isterseniz diğer blogda iletişim adresleri var biliyorsunuz

Ameliyat Olacakların Dikkatine, Ölebilirsiniz!

Daha önce sağlık harcamalarının etiğe aykırı şekilde kısıtlandığını burada yazmıştım. Hükümet akıl almaz uygulamalarına bir yenisi daha ekledi; ama bu seferki gerçekten sağlık alanında şu çağda Orta Çağ'ı yaşatacak cinsten.

Sosyal Güvenlik Kurumu tek kullanımlık malzemelerin tekrar tekrar kullanılmasının yolunu açtı. Kritik ameliyatları da kapsayan bu düzenleme, hastalar açısından büyük risk taşıyor. Bu risklerin başında ölümcül enfeksiyonlar var.

Bu uygulamayla Türkiye özellikle göz gibi branşlarda sahip olduğu sağlık turizmi avantajını da yerle bir ediyor, yani hadi vatandaş olarak biz sizin gözünüzde paradan kıymetsiz olduğumuzu çoktan anladık ama dövizi seversiniz siz, onu da mı düşünmediniz?! dedirtecek haber:

http://www.medihaber.net/2013/07/13/sgkdan-olumcul-tasarruf/

Acilen bu yasayla ilgili kampanya başlatılmalı!

Küfür ve Aşağılama "İfade Özgürlüğü" Olamaz!


Ağır Ceza Mahkemesi, eşcinsellere "sapkın" denmesini hakaret kabul ederek, küfür ve aşağılamanın "ifade özgürlüğü" olamayacağına hükmetti. Akit, Yeni Şafak gibi gazeteleri ağır cezalar bekliyor.

http://m2.gazetevatan.com/News/NewsArticle?ID=554074

"Öteki Erkekler" Kitabı Kitabevlerinde

Yaygın olarak dağıtılacak Türkiye menşeili ilk trans erkek kitabı "Öteki Erkekler" çıktı. Daha önce derlemesini yine Aras'ın yaptığı Trans Erkeklik kitabıyla tamamen aynı formatta olan bu kitabın görünür ilk avantajı daha fazla kişiye ulaşabilecek olması. Başka kişilerlerle tamamen aynı şekilde mülakatlarla yapılmış bir ince versiyonunu derneklerden ücretsiz alabileceğiniz gibi buna 15 kağıdı bayılmayı da tercih edebilirsiniz. 




Bu kitap dolayısıyla verilmiş olan röportaj pek güzel olmuş. Bir de henüz kurulma aşamasında olan bir dernekten bahsediyor:
http://www.radikal.com.tr/hayat/hem_gorunur_hem_gorunmez_trans_erkekler-1140133

Trakya Üniversitesi'nde Yapılan Operasyon

Ben artık bu haberlerin dilindeki yanlışları ifşa etmekten yoruldum. Direniş yorgunluğu sebebiyle bu yazıyı öyle didikleyemeyeceğim, affınıza sığınıyorum, habertürk, akşam gibi birkaç gazetede yer almış bir haber var: http://www.haberturk.com/saglik/haber/850832-kismet-olursa-evlenecegim


Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi'nde bir genç kız, operasyonla erkek oldu

Cinsiyet değiştiren F.Y, TÜ Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Polikiliniği'ndeki ameliyatının ardından hasta odasında yaptığı açıklamada, 25 yaşına gelene kadar kendini erkek olarak hissettiğini söyledi.

Ameliyat olma konusunu defalarca düşündüğünü anlatan F.Y, ailesi ve arkadaşlarının desteğini alarak ameliyat olmaya karar verdiğini ifade etti.

Daha önce hastalığından dolayı 3,5 yıl İstanbul'daki bir hastanede tedavi gördüğünü aktaran F.Y, "Allah razı olsun orada da çok iyi tedavi gördüm. Daha sonra mahkemeye başvurdum. Mahkeme bir yıl kadar sürdü. Ondan da sonuç aldım. Ameliyatlarım ağrısız, sızısız geçti. Bakın bunu yaşamayan bilemez, ancak yaşayan bilir bu durumu" diye konuştu.

Hastaneden taburcu olunca mavi kimlik almak için mahkemeye başvuracağını belirten F.Y, "Tedavimi tamamladıktan sonra güzel bir iş bulup, kısmet olursa evleneceğim. Ben sırf bedenimi evlenmek için erkek yapmadım. Sadece Rabbimin huzurunda, bedenime kavuşup, kimliğimi alıp, o şekilde hayatıma devam etmek istedim. Beni tanıyan insanlar, sakın beni yanlış anlamasınlar. Amacım kışkırtmak değil. Tek bir amaç vardır, yaşamak. Allah'ın huzuruna doğru, dürüst gitmektir. Mutluyum" dedi.

TÜ Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Hüsamettin Top da hastasının bir hafta önce başarılı bir operasyon geçirdiğini söyledi.

Türkiye ve yurt dışından cinsiyet değişimi için birçok kişinin TÜ Tıp Fakültesi'ne başvurduğunu anlatan Top, "F.Y daha önce mahkeme kararı, psikoloji raporu ile İstanbul'da konuya ilişkin ameliyatları oldu. Biz de dış genital bölge ameliyatını gerçekleştirdik. Ameliyatımız yaklaşık beş saat sürdü. Şu anda yüzde 100 başarıyla sonuçlandı. Hastamız iyi durumda, tedavisi devam ediyor" ifadelerini kullandı.
AA

Kuğulu Park'tan Gezi Parkı'na Selam

Bugün özellikle sosyal medyada örgütlenen tahminimce on iki binden fazla insan Ankara Kuğulu Park'ta bir araya geldi. 18.30 da 2-3bin kişiyle toplanmaya başlayan kalabalık bir süre sonra alana sığmadı, Tunalı Hilmi Caddesi girişine yayıldı.

"Hükümet İstifa" sesleri meclisten duyuldu mu bilmiyorum; ama çoğu büyükelçilikte mutlaka duyuldu. "Her Yer Taksim, Her Yer Direniş!", "Faşizme Karşı Omuz Omuza", "Gün Gelecek Devran Dönecek, AKP halka hesap verecek"; alkışlar, çığlıklar, ıslıklar... Bir küçük aralık "yandaş medya istemiyoruz" sloganı bile büyük katılımla atıldı, alanın belki yarısı "Mustafa Kemal'in Askerleriyiz" diye de slogan attı; ama herkesçe sahiplenilmedi, devrime inanan sol örgütler "devrim..."li slogan attılar pek rağbet görmedi. Çiao Bella'nın Türkçesi nispeten ilgi gördü; ama Ankaragüçlülerin şarkımsı tezahüratı kadar.

Sloganlarla ilgili en çok dikkat çeken şey, oradaki çoğu insanın, belki %60-70 in slogan atmayla ilgili hiçbir kültürlerinin olmamasıydı, nefesleri tükenip avuçları patlayana kadar tekrar tekrar tekrar tekrar söylediler. Slogan atmayı bilenler yeni bir slogana geçmiş bulundukları için onları takip etmeye çalıştılar. Aynı anda bile değil, kanonlar halinde; o küçücük üstelik herkesin birbirini görmesine müsaade eden parkta aynı anda başka başka sloganlar birbirini böldü.

LGBT bayrağı da alandaydı; ama LGBTler iştirakçi rolündeydiler.

19.00dan itibaren sosyal medyayla bağ kuramadık.Saat 19.30 olduğunda bir hazret gibi edalı edalı bir grup CHP bayraklı insan bulvardaki yüksek merdivenleri inerek alana girince birtakım sesler alanı kapladı, önce yuhalama mı sevinç dalgası mı emin olamadım, kondurmak istemedim; ama millet sevinçle alkışlıyordu, Gençlik Marşı söylemeye başlayan bir grup vardı, katıldım; çünkü en azından eylemin ruhuna uygundu ve yorulmaya başlamış insanları coşturuyordu. CHP'nin seçim arabası bangır bangır 10.yıl marşını çalıyordu, aklım almadı: 'o marşın bu eylemle ne ilgisi var yahu!' En sonunda patladım 'neyi alkışlıyorsunuz yahu?!" Alkışlıyorlar ya!' Önümde alkışlayan bir kadın çok az da çekinerek ters ters arkasını döndü: "niye alkışlamayacakmışız?", "CHPliler de bu kazıya onay verdi çünkü!" Alkışı kursağında kaldı. O sırada CHPli takım elbiseliler parkın en merkezi yerine geçmiş sırıtıyorlardı. Hadi gidelim hayatım, bunun artık bir anlamı kalmadı, dedim. Kalabalığı yarmaya çalışırken önünden geçmekte olduğumuz ben yaşlarda bir kadın "ya insanlar bir gitmeye başladı ne oluyor?" dedi arkadaşına, "CHPnin alana girişini protesto ediyorlardır; çünkü CHP de onay verdi bu yıkıma" dedim. "Yok canım vermemiştir" dedi şüpheyle arkadaşına "vermiş midir?" derken biz alandan ayrılmak için yolumuza devam ettik, alanı çevresinden bir dolaştık bir an için gördüğümüz TOMA yoktu, Karum'un oradan itibaren Tunalı'ya giriş -muhtemelen- polisçe kapatılmıştı, JAMMER'ın nerede olduğunu anlamaya çalıştık göremedik. Bulvar'dan yürümeye devam ettik, daha orta son yaşında çocuklar, Kuğulu'nun yerini bilmeyen insanlar oraya doğru yürüyordu, Amerikan elçiliği karşısında TOMAlar ve istiflenen polisler göründü. Telsizden şu sesi duyduk: "Altgeçitten itibaren kesin". Müdahale olacağı kesindi; ama belli ki 9'a hazırlık yapıyorlardı, gitmiş olabileceğini düşündüklerimize görürler umuduyla mesaj attık, sosyal medyada yaymaya çalıştık. Artık JAMMER alanının dışında olduğumuzdan sosyal medyadan olayları takip ettik; ama ben o alkışlarda kaldım.

Bu yazı esasen bununla ilgilidir. AKP sabrımızı denedi denedi, Recep Tayyip Erdoğan sonunda kabadayılık siyasetiyle bardağı taşırdı. Çok naif, çok insani bir istek sonunda itirazın merkezi oldu ve her kesimden insanı bir araya getirdi. Bir araya gelen ilk kalabalığa yapılan faşizan, orantısız, uyarısız ve insanlık dışı müdahale o kalabalığın direncini arttırdı, kalabalığı büyüttü. Sonra bu muhalefetin AKP' ye kaybettireceği oyu görüp ağzı sulananlar oybirliğiyle alınan hatta her nasılsa Başkan Vekillerinin dahi "varsa siyaseti bırakırım" dediği kararı unuttular da meydanlara çıktılar. Evet, Osmanlı'yla kurulmak istenen sembolik, modernize edilmiş bağa itirazın bu duygusal itirazımızda büyük yeri var; ama amacımız sadece günümüzü kurtarmak mı? Sorarım: Taksim Gezi Parkı'na gidip şöyle bir görünen Kılıçdaroğlu eğer bu kararın altında CHP imzası da olduğunu adı gibi biliyor olmasaydı, "milletvekili arkadaşlarım, bırakın bu tiranlık meclisini, Gezi Parkı'na gidelim, direnelim" diyecek kadar yürekli olmaz mıydı, hak ederek ana muhalefeti bu itirazın merkezi yapmaz mıydı? Adamın yüzüne tükürürler! AKP'yi sermayenin rantı için doğayı katletmekle suçlayanlar direnişi manipüle ederek başka bir tür rantçılık peşindeler. Oy verenlere çağrımdır: Bu çalıma gelmeyin. Bir rantçıyı bir rantçıyla değiştirmeyin.

Olur a bu itiraz daha da güzelleşir bir erken seçim imkanı doğar, bir rantçıyı bir rantçıya değişmeyin! Hali hazırda seçilmiş olan, sosyal devlet ve insan hakları ilkelerini benimsemiş Şafak Pavey, Aylin Nazlı Aka, Ertuğrul Kürkçü, Gülseren Onanç, Sırrı Sürreya Önder, Binnaz Toprak, Aykan Erdemir, Sabahat Tuncel, Tolga Çandar ve adını sayamadığım pek çok vekile çağrımdır: Partilerinizden istifa edin. Barış süreciyle altı oyulan milliyetçiliğe dayalı siyasetlerin ömrünün tükendiğini kabul ederek, herkes için özgür alanlar yaratmayı ve herkesin hakkını savunmayı pusula edinen bir partide birleşin ve bu itirazın parlamentodaki temsilcisi olun! Yüz binler bu siyasi alternatifin -bilinçli ya da bilinçsiz- arayışı içerisindeler. Şimdi olmazsa ne zaman? Daha önce de yaşadık, bir "kötü"yü bir "Eeh"e değişmek kaç yıl sürüyor bu ülkede? Etmeyin, bunu görün. Biz size güvendik seçtik, yine seçeriz, daha kalabalık seçeriz. Sesimize ses verin, istifa edin, Gezi Park'ına gelin.

Dünya'da bir gün sizin çocuğunuza da yer olsun istiyorsanız mutlaka izleyin

Daha önce bu film hakkında yazmıştım (ilgili başlığa gidin). Benim Çocuğum 7 Haziran'da vizyona giriyor! Filmi iki kez izlemiş olmama rağmen çok heyecanlıyım, belki bir kez daha giderim; gitmezsem bile ailemden en az 4kişiyi izlemeye sevk etmeye (gerekirse zorlamaya :D ) ahdettim! Çünkü daha önce de yazdığım gibi ilk üç günkü başarısı çok önemli...

Aa! Ben size filmi annemle filmi ikinci kez izleyişimi anlatmadım değil mi?! Anneler gününde Goethe Enstitüsü'nde Uçan Süpürge Film Festivali kapsamında yapılan gösterime ilgi çok büyüktü, 100 kişiye yakın bir izleyici vardı ki zaten salon için uygun olan kapasite buydu. Listag Ankara'dan bir baba beni aradı, annen gelecek mi gösterime diye, sabahtan yanına gidicem sorarım abi dedim. Sorduğumda annem sanki o günü benimle baş başa geçirmek ister gibiydi; ama sonra filmi izleme isteği daha ağır bastı gittik. Salona girer girmez, Ankara'daki aile grubundan benim tanımadığım iki anne ve yanlarındaki trans erkekle selamlaştı, ben de merhabalaştım, yerimize geçtik. Filmi izledik, ben nasılsa izledim, şu midemi bastıracak bir şeyler alayım bari diye dışarı çıktım bir yarım saat 45 dakika sonra salona bir girdim ki film bitmiş annem ve arayan babamız sahnede "hah, kendisi de geldi, biz de senden bahsediyorduk" dediler, ben de bir utanma oldu birden, sahneye çağırdılar, meğer bilgi bankasından bahsediyorlarmış, ben de söyleşinin bir parçası olarak annemle yan yana konuştum... Annemle ilk ortak aktivizm deneyimimiz oldu : ) Şimdi ne söylemişti hatırlamıyorum; ama bir şey dedi, salonda bir alkışlamalar falan gurur duydum. Sonra "kendi blogunun adını da söyle Berk" dedi Listag'daki baba, "Dünya bile dönüyorsa ben de dönerim yazarsanız google'a dememle bir alkış kahkaha da orada koptu, sanırım orada da annem gurur duydu : ) Söyleşi sonlandığında birçok insan gelip annemin, benim elimi sıktı, tebrik, teşekkür etti, hiç tanımadığımız genç bir kadın elindeki kırmızı gülü anneme uzatıp anneler gününü kutladı :) Sonra çıkıp yemek yedik, çok mutluydu, sonra kız arkadaşım, annem, ben bir kahve içtik, ortak hediyemizi verdik, annem "bugün anneliğimin doruklarını yaşadım" dedi : ) Bu hikaye sizin hikayeniz olabilir, bu hikayedeki anne veya çocuk siz olabilirsiniz; ama bunun için mutlaka o filmi izlemelisiniz, mümkünse de anne ve babanızla izlemelisiniz.

Gösterimlerin yapılacağı yerler için: https://www.facebook.com/events/154006738102828/

Rahim Aldırma Ameliyatının Faturası

Trans erkekler olarak rahim ameliyatının getiri ve götürüleriyle ilgili eksik bilgilendirildiğimizi ve gerekli olduğu konusunda da yanlış yönlendiriliyor olaBİLECEĞİMİzi düşünüyorum ben de birkaç kişi gibi... Bu ameliyatı oldum ve vücudum bence hiç de iyi tepki vermiyor buna... Yani ameliyatla ilgili bi komplikasyon yok, hiç de olmadı, şükür, okumuşsunuzdur... Ama hepsi ameliyata bağlı komplikasyondan ibaret değil ki bu işin... İlk iki ay cildimde tuhaf kırmızı kuruluklar çıktı geçmedi mesela, beynimin de adaptasyon sorunları çektiğini tahmin ediyorum; çünkü üzerinde bir ağırlık var da tam performans çalışamıyor sanki, psikolojik olarak da yorgun hissediyorum. Tamam kimliği de aldım, mutluyum falan ama meme ameliyatından sonraki gibi canlı canlı değilim mesela...

Hormon iğnesinin tam 10. haftası dolduğu gün menapozlu teyzeler gibi yerime sığamadım, sıcak basmaları, bi afakanlar, bir haller geldi, ertesi gün gidip iğneyi vurulana kadar da sürdü.

Ya ben çok yoruldum ve kuruluk dışındaki bazı şeyleri de bu ameliyatın sonucu olarak yordum ya da bu kadar ani bir hormon dengesi değişiminin sağlıklı olmadığını kabul etmeliyiz. Ve Endokrinologlarla daha yavaş bir geçiş için gerekirse östrojen takviyesi yapılması konusunda tartışabilmeliyiz.

Hatta umarım bu blogla bir şekilde karşılaşan bir endokrinolog olur da bu tartışmayı benimle yapmak için gönüllü olur...

LGBT Sorunlarını Araştırmaktan Bile Çekiniyorlar

Dün mecliste Listag'ın çabalarıyla elde edilmiş çok büyük bir politik kazanımın tartışması vardı. "İstanbul Milletvekili Binnaz Toprak ve 58 Milletvekili tarafından, 14.02.2013 tarihinde, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına "lezbiyen, gay, biseksüel bireylerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi" amacıyla verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesinin (731 sıra nolu), Genel
Kurul'un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 29.05.2013 Çarşamba günlü
birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılması"ydı bu. AKP sıralarından "ahlaksızlıktır bu" sesleri yükseldi, meclis kürsüsünden yine bir AKPli kadın milletvekili -herhalde Aliye Kavaf'a özenerek- tıp diplomasının adını kirletmede de bir sakınca görmeyerek LGBT bireyleri norm-dışı, cinsel yönelim ve kimlikleri de davranış olarak niteleyerek bir başka fiyaskoya imza attı. Hemen evlilik kartı sürüldü masaya, sanki herhangi bir yerde bunun bir sorun olduğuna dair bir laf geçmiş gibi... Sonuç olarak sorunların araştırılmasının dahi meclisimizi ürperttiğine canlı yayından şahit olduk. Öneri reddedildi; ama özellikle (BDP Mersin Milletvekili) Ertuğrul Kürkçü ve (CHP Bursa Milletvekili) Aykan Erdemir yaptıkları konuşmalarla hem o meclisin ve hem de LGBT hareketinin tarihine altın harflerle kaydoldular. Söz konusu oturumun tutanaklarını mutlaka saklamak istediğim için burada paylaşıyorum:

http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_SD.birlesim_baslangic?P4=21957&P5=H&page1=22&page2=22

1935'te Çıkan Bir Trans Erkek Haberi

Bir arkadaş harika bir şey bulmuş, ben de blogdan paylaşmak istedim... Haber değil tabii harika olan; ama 1935'te gazetelerde terminolojik olarak değilse de ayan beyan bir trans erkek haberi çıkmış olması benim pek hoşuma gitti. Kaynak: http://www.gecmisgazete.com/?Erkek_kiliginda_gezen_kiz_dayak_yemis&icerik=10536


Askeriye'den Mektup Var :D

Bu kadar hızlı olacağını sanmazdım... Kimliğimi elime alalı daha 3 hafta olmadan celp geldi : ) Çok da komik, çünkü muhtemelen herkese yolladıkları yazıyı bana da yollamışlar. Askerlik çağına girmeme rağmen ...2006 altı tarihine kadar son yoklamamı yaptırmadığım için asker kaçağı durumunda bulunduğumu yazmışlar : D İleride, üzücü ve olumsuz bir durumla karşılaşmamam için beni şubeye davet etmişler... Neyse ki engelli raporum var ve bir yanlışlık eseri dahi askere çağırılmayacağımdan eminim... Yeni resmi adımla yeniden çıkardığım engelli raporumu alır almaz, diğer evrakları da ekleyip askerlik şubeye gideceğim bakalım neler yaşanacak... Açıkçası merakla bekliyorum : )

Cerrahi Menapoz

Histerektomi ameliyatından çıktığım gün, daha ancak narkoz etkisini attığım saatler, yani ameliyattan birkaç saat sonrasıydı, o kadar çok sıcaklıyordum ki üzerimi çıkarmak istedim, halbuki üzerimde incecik bir ameliyat giysisinden başka bir şey yoktu, ateşim yok, oda sıcak değil; ama bende sürekli, bunaltıcı bir terleme hali... Bir da ara ara kulağımda çok tiz bir ses, çınlama değil de... Hani bilirsiniz, bir mikrofonun çıkardığı ses gibi tuhaf, ince bir ses... İlk bir yarım saat anlam verememiş, susmuştum, sonra hem soyunup hem de sıcaktan şikayet edip yellenmeye devam edince yanımdakilere hissettiklerimi anlattım ve anlatırken fark ettim ki bunlar menapoz belirtileriydi! Testosteron iğnesini ameliyata gireceğim için vurulmayı ertelemiştim, belli ki kanımdaki hormon seviyesi yeterli olmadığı ve histerektomi geçirdiğim için bunlar oluyordu... Bu belirtiler iğneyi olana kadar devam etti. İğneyi olunca rahatladım, taa ki 10 haftanın dolduğu güne kadar! Nasıl bir biyolojik saat var içimizde acaba, günü hatta saati mi bilir..! Pes doğrusu... Aynı ses ve aynı sıcaklamadan tanıdım kendisini, iki gündür beraberiz, yarın iğnemi olup kurtulacağım kendilerinden.

Mavi Kimlik- Sonunda :)

Bu blogu 4 yılı geçkin süredir yazıyorum sanırım... Neler geldi neler geçti, aileyle olanlar, bir yandan hastane süreci, sonra ameliyatlar, yolunda gidenler gitmeyenler... Sanırım aksaklık çıkmadan hallolan tek bir işim olmamıştı... Ama histerektomiyi olduktan sonra her şey sanki birden kolaylaştı, duruşmayı anlatmıştım ya, ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi: 9 Nisan'da duruşma oldu. Kalemdeki memurlar sağolsunlar çok yardımcı oldular, duruşmadan 6gün sonra, itiraz etmeyeceğime dair dilekçe yazıp kesinleşmiş kararı aldım,  acele olsun diye karar defterini üzerime zimmetleyip valiliğe yolladılar beni :) aslında bana vermemeleri gerek ama güvendiler :) oradaki memur sadece teslim alıp masasının üzerine koydu tabii, bürokrasi malum, hemen yapılmaz... 3 gün sonra ilçe nüfus müdürlüğüne gittim kararın "aslı gibidir" vurulmuş fotokopisiyle, bilgilerimin henüz değişmediğini söyledi memur, "15 günü bulur o" dedi. Kulak asmayıp 9 gün sonra bir daha gittim, değişmişti :)
Dürüstçe söyleyeyim ben yine değişmemiştir diye bekliyordum. Değişmiş deyince bir "AaaaAAa!" sesiyle beraber bir heyecan yükseldi içimde... 6,5 lira ücreti ve iki fotoğrafı memura verdim, o kimliği basmaya gitti, ben hemen sevgilime mesaj attım: "AaaaaaAAAAaa" : D Birkaç dakika sonra kimlik elimdeydi. Açık gök mavi gibi, buz mavi gibi açık mavi...
Hem acelem vardı, hem insanların ortasında incelesem tuhaf olacak gibi geldi, cebime koyup yürüdüm, çok tuhaftı... Cebimde mavi bir kimlik, benim, benim adımla... Bir an hayatımda bir şey değiştirmemiş gibi geldi, sadece şaşkındım, meşguldüm uzun uzadıya düşünemedim. Sevgilime gösterdiğimde "çok açık renk, değil mi? " dedim, "evet, benim de dikkatimi çekti" dedi. "Kullandıkça, eskidikçe koyulaşıyormuş demek" dedim güldük : )

"Transseksüel Öykü tazminat kazandı"

haber güçlü bir kadın imajı için güzel bir haber; ama haber değeri taşıması için başına transseksüel yazmak gerekiyor galiba... bu da iyi bi şey mi tartışılır... Davalı A.Y. diye anılırken Davacı "mağdur"un adı soyadıyla yazılıyor olması size de tuhaf gelmiyor mu?
haberin tamamı: http://www.maskarahaber.com/haber/transseksuel-oyku-tazminat-kazandi-8087.html

Kocasıyla, evli olduğunu bile bile ilişki yaşadığını ileri sürdüğü kadın hakkında tazminat davası açan transseksüel Öykü Özen'e, mahkeme 5 bin lira ihanet tazminatı ödenmesine hükmetti. Kararın Türkiye'de bir ilk olduğunu söyleyen Özen, 'Bu karar Türkiye'deki tüm kadınlara örnek olmalı' dedi.

2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde kendisiyle evli olduğunu bildiği halde kocası M.Ö. ile ilişkiye girdiğini ileri sürdüğü özel güvenlikçi A.Y. hakkında 50 bin liralık manevi tazminat talep eden Öykü Özen'nin davasında karar çıktı. Daha önceki celselerde davacı Öykü Özen, davalı A.Y. ve kocası M.Ö.'nün sosyal paylaşım sitesine yüklenen fotoğraflarını, birlikte tuttukları evin kira sözleşmesini, kocası M.Ö.'nün cep telefonundaki samimi fotoğrafları, mahkemeye aldatılmanın delili olarak sunmuş, davalı A.Y.'nin ise transseksüel Öykü Özen'in kocası M.Ö. ile olan ilişkisini duruşmada da doğrulamıştı.

5 BİN LİRALIK TAZMİNAT, DAVACININ KADIN OLMASINA HÜKMEDEN MAHKEMEDEN ÇIKTI

6 yıl önce Özen'in cinsiyet değiştirmesine hükmeden 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, bu kez de ona tazminat ödenmesine karar verdi. Mahkeme davalı A.Y.'yi, davacı Özen'e 5 bin lira manevi tazminatı, olay tarihi olan 29 Aralık 2011 tarihinden itibaren yasal faizleriyle ödemesine hükmetti.